Neden Apolitik Sendika? « Kamudan Ajans

SON DAKİKA

Neden Apolitik Sendika?


Türkiye’de sendikal hareketlerin kısa tarihi incelendiğinde, sendikaların büyük ölçüde siyasal kamplaşmalar ve ideolojik çatışmalarla iç içe geçtiği görülmektedir. Farklı dönemlerde iktidar ya da muhalefetle yakın ilişki kuran ve kamuoyunda “sarı sendika” olarak adlandırılan yapılar, çoğu zaman üyelerinin ekonomik, sosyal ve özlük haklarını geliştirmekten ziyade siyasi aktörlerin uzantısı gibi hareket etmişlerdir. Bu durum, sendikacılığın hak temelli bir mücadele alanı olmaktan uzaklaşıp ideolojik aidiyetlerin belirleyici olduğu bir yapıya evrilmesine neden olmuştur.

Sendika, en temel tanımıyla, çalışanların ekonomik, sosyal ve özlük haklarını korumak ve geliştirmek amacıyla oluşturdukları demokratik kitle örgütüdür. Bu tanımda iki anahtar kavram öne çıkar: “çalışan” ve “hak”. Dolayısıyla sendikaların asli görevi, üyelerinin gelir düzeyini yükseltmek, çalışma koşullarını iyileştirmek ve mesleki gelişimlerini desteklemektir. Ancak belirli bir siyasi partinin “arka bahçesi” haline gelen sendikal yapılarda, bu temel işlevlerin ikinci plana itildiği görülmektedir. Siyasal bağımlılık, sendika yönetimlerinin toplu sözleşme süreçlerinde gerçek bir pazarlık gücü sergilemesini engellemekte; grev, meydan eylemleri ve kitlesel tepki gibi meşru araçların kullanılmasını fiilen imkânsız hale getirmektedir.

Siyasi partilerin sendikalar üzerindeki etkisi arttıkça, üyelerin somut ihtiyaçları ve kazanımları geri plana düşmektedir. Özellikle büyük konfederasyonlarda alınan kararların, çoğu zaman üyelerin çıkarlarından ziyade belirli siyasi ajandalar doğrultusunda şekillendiği gözlenmektedir. Grev kararları siyasi konjonktüre göre alınmakta, toplu pazarlık süreçlerinde ideolojik pozisyonlar belirleyici olmaktadır. Bu süreçte sendikal güç, kimi zaman siyasal aktörler tarafından bir baskı ve pazarlık unsuru olarak kullanılmaktadır.

Bu tür yapılarda eleştirel düşünce zayıflamakta, sendika üyeleri karar alma süreçlerinden dışlanmaktadır. “Genel başkanın bir bildiği vardır” söylemi, katılımcı sendikal demokrasinin yerini sorgulamadan itaate bıraktığının göstergesidir. Üyeler, ödedikleri aidat karşılığında nitelikli hizmet alamamakta; sendikal kaynaklar dolaylı ya da dolaysız biçimde siyasi yapıların finansmanına yönlendirilmektedir. Sonuç olarak, emekçi lehine kalıcı kazanımlar elde edilemezken, sendikal bürokrasi ve rant ilişkileri üzerinden yeni bir ayrıcalıklı sınıf oluşmaktadır.

Bu noktada “apolitik sendikacılık” kavramının doğru anlaşılması önemlidir. Apolitik sendika, siyasete tamamen ilgisiz ya da siyasi bilinçten yoksun bir yapı anlamına gelmez. Aksine, çalışanların haklarını savunurken kamu politikalarını eleştirebilir, reform taleplerinde bulunabilir ve kamuoyunu bilgilendirebilir. Ancak bunu yaparken herhangi bir siyasi partiyle özdeşleşmez, taraf tutmaz ve üyelerinin çıkarlarını parti çıkarlarının önüne koymaz. Apolitik sendikacılık, işçinin ya da memurun siyasi görüşüne değil, çalışma yaşamındaki ortak sorunlara odaklanır. Bu model, üyelerin farklı ideolojik ve siyasi görüşlere sahip olabileceği gerçeğini kabul eder. Bu nedenle apolitik sendikalar heterojen bir yapıya sahiptir. Farklı dünya görüşlerinden çalışanlar, ideolojik aidiyetler etrafında değil; insanca çalışma koşulları, adil ücret ve iş güvencesi gibi ortak talepler doğrultusunda aynı çatı altında buluşabilirler. Bu durum, sendikal mücadeleyi daha kapsayıcı, tarafsız ve etkili hale getirir. Siyasal bağımlılığı olmayan sendikalar, doğruyu her koşulda dile getirme özgürlüğüne daha fazla sahip olurlar.

Türkiye’de sendikalaşma oranlarının düşük olması da bu bağlamda dikkat çekicidir. Özellikle özel sektörde sendika üyeliği oldukça sınırlıdır. Eğitim sektöründe dahi, yaklaşık 1 milyon 200 bin öğretmenin önemli bir bölümünün sendika üyesi olmadığı görülmektedir. Bunun temel nedenlerinden biri, sendikaların belirli siyasi partilerle özdeşleştirilmesi ve üyelerin bu nedenle damgalanma ya da fişlenme endişesi taşımasıdır. Kariyer hedefleri doğrultusunda sendikal tercihini araçsallaştıran bazı çalışanlar ise, kısa vadeli bireysel kazanımlar uğruna uzun vadeli hak mücadelesinden vazgeçmektedirler.

Apolitik sendika modeli, bu korku ve çekinceleri azaltma potansiyeline sahiptir. Tarafsız ve kapsayıcı yapısı sayesinde daha geniş bir üye tabanına ulaşabilir; böylece sayısal gücünü artırarak toplu pazarlık süreçlerinde daha etkili bir aktör haline gelebilir. Bu güçlenme, çalışanların açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşamak zorunda kalmadığı, daha adil bir gelir dağılımının sağlandığı bir çalışma yaşamına katkı sunabilir.

İskandinav ülkeleri bu açıdan dikkat çekici bir örnek sunmaktadır. İsveç, Norveç ve Danimarka gibi ülkelerde sendikalar genel olarak siyasetten bağımsız bir çizgide faaliyet göstermektedir. Bu sendikalar, hükümetlerle diyalog kurabilmekte; ancak hiçbir siyasi partinin uzantısı gibi hareket etmemektedir. Öncelikleri, üyelerine en iyi çalışma koşullarını sağlamak ve refahın tabana yayılmasına katkı sunmaktır. Bu ülkelerdeki yüksek sendikalaşma oranları ve güçlü sosyal devlet yapısı, büyük ölçüde bu sendikal anlayışla ilişkilidir. İskandinav sendikacılığı; hizmet odaklılık, uzlaşma kültürü, sektörel uzmanlık, şeffaflık, profesyonel yönetim ve esneklik–güvenlik dengesi gibi ilkeler üzerine kuruludur.

Günümüzde genç kuşakların sendikalara bakışı da önemli ölçüde değişmektedir. Üniversite mezunu genç nüfusun artmasıyla birlikte genç işsizlik oranları yükselmekte; özellikle Z kuşağı daha bireyci, bağımsız ve pragmatik bir tutum sergilemektedir. Bu kuşak için sendika üyeliği, ideolojik bir aidiyetten ziyade somut faydalar üzerinden değerlendirilmektedir. Yemek kartı, ulaşım desteği, esnek çalışma modelleri ve mesleki gelişim olanakları gibi doğrudan kazanımlar ön plana çıkmaktadır. Apolitik sendikalar, bu beklentilere daha hızlı ve etkili yanıt verebilme potansiyeline sahiptir.

Elbette, Türkiye gibi yüksek düzeyde politize olmuş bir toplumda apolitik bir sendika modeli inşa etmek kolay değildir. Mevcut sendikal yapılar, uzun yıllardır siyasi ilişkilerle iç içe geçmiş durumdadır. Medya dili ve kamuoyu algısı da bu bağımlılığı yeniden üretmektedir. Ancak toplumsal talep bu yönde güçlendikçe; şeffaf, hesap verebilir ve yalnızca üyelerinin çıkarlarını önceleyen sendikal yapılar zamanla güçlü bir alternatif haline gelebilir.

Sonuç olarak sendikacılık, ideolojik bir savaş alanı değil; hak elde etme mücadelesidir. Bu mücadelenin merkezine emekçinin geçim kaygısı, iş güvencesi, özlük hakları ve yaşam kalitesi yerleştirilmelidir. Apolitik sendikacılık, emekçiyi bölen değil birleştiren bir anlayış sunar. Çünkü alın terinin ideolojisi yoktur. Bu bilinçle hareket eden sendikalar, hem üyelerine daha fazla kazanım sağlar hem de uzun vadede sendikal hareketin toplumsal itibarını güçlendirir. Emek gücünün bağımsızlığı, pazarlık masasında gerçek temsil ve toplumsal adaletin tesisi için apolitik sendikacılık bir tercih değil, giderek daha fazla hissedilen bir zorunluluktur.

Prof. Dr. Necati CEMALOĞLU

Prof. Dr.Necati CEMALOĞLUhaber@hotmail.com
Atama, Bağ-Kur’lu, bağkur, başvuru, borçlanma, ÇALIŞAN, Cumhurbaşkanlığı, dairesi, Danıştay, disiplin cezaları, Döviz, EĞİTİM, emekli, emekli sandığı, emeklilik, enflasyon, Esastan İptal Kararı, flaş, flaşhaber, Güncel, gundem, İçişleri Bakanı, işçi, işveren, izin, kamu, Kamudan, koşullar, KPSS, maaş, MEB, mebhaber, memur, memur haber, memur haberleri, mevzuat, Milli Eğitim Bakanlığı, Milli Savunma, ödeme, Ödemeler, Öğretmen, okul müdürleri, okullar, Otomobil, Ötv, para, para iadesi, politika, prim iadesi, Resmi Gazete, sağlık, Sağlık Bakanlığı, Sayıştay, SGK, son dakika, sorgulama, Sosyal Güvenlik Kurumu, sosyal güvenlik merkezi, ssk, Şube Müdürlüğü, taşeron, Ticaret Bakanlığı, toplu, toplu para, Twitter, yargıtay, yerleştirme sonuçları, yüz yüze eğitim, zam haberleri