Rivayete göre bir gün Peygamber Efendimiz, Medine pazarında dolaşırken buğday satıcısının tezgahı dikkatini çeker. Tezgaha yaklaşır ve elini buğday yığınının içine daldırır. Yığının alt kısmının ıslak olduğunu görünce parmakları ıslanır. Bunun üzerine satıcıya dönerek o tarihi uyarıda bulunur:
“- Bizi aldatan bizden değildir!”
Aldatmak, çağrışımı itibarıyla son derece yüz kızartıcı bir davranıştır, değil mi? Oysa bize rehber olması gereken bu peygamber uyarısındaki hassasiyet, hayatımızın ve kurumsal kültürümüzün vazgeçilmez temel prensibi olmalıdır.
Aldatmanın en kötüsü, bilinenin aksine, insanların size olan güvenini istismar etmektir. Bir yöneticinin maiyetindeki çalışanları; bir siyasetçinin kendisine verilen yönetim imkanlarını kişisel itibarı ve kazancı için kullanması da açıkça bir aldatma değil midir?
İşine hile katan kim olursa olsun günün sonunda yaptığı eylem, sözün başında dile getirdiğimiz peygamber uyarısını yok sayan bir aldatma eyleminin suçlusudur. Sıradan bir insanın işlediği küçük bir suç en ağır yaptırımlarla karşılanırken; milletin sırtından haksız rant sağlayanların, devasa fonlarla zahmetsiz kazanç kovalayanların ve mali disiplin adına dar gelirliye yüklenip haksız kazanca göz yumanların yaptığı da açık bir aldatma ve aldanmadır.
Memurun kazancına vergi ile ortak olan sözüm ona mali disiplin, fonzâdelerin ve rantçıların yıllara sari devşirdiği haksız kazanca şaşı mı bakmaktadır?
Eskiden “fon” denince akla ihtiyaç sahibine el uzatan “Fakir Fukara Fonu” gelirdi. Şimdilerde ise tamahkarlığın ve emeksiz kazancı rant kapısına dönüştüren, toplumsal dokumuzu içten içe çürüten adresleri akla getirmektedir.
Elbette bu tabloda arz ve talep birbirinin suç ortağıdır. Zahmetsiz rahmet, emeksiz kazanç kovalayan toplumsal zaaflarımız da bu sistemi beslemektedir. Suçu sadece sistemde arama kolaycılığı mazeretin arkasına saklanmak yerine, önce kendi kapımızın önünü kirleten yozlaşmadan başlamalıyız.
Yeniden güvenin ve huzurun hakim olduğu bir toplum inşa etmek istiyorsak, “Adalet mülkün temelidir!” ilkesini lafta bırakmayacak bir irade ile hayatın merkezine adaleti hakkaniyeti koymak zorundayız. Haksız kazançla, hileyle ve güven istismarıyla mücadele, amasız ve fakatsız yürütülmelidir.
Çünkü biliyoruz ki, güvenin sarsıldığı bir toplumda sadece adalet değil, insanlığımız da kaybolur. Temiz bir toplum ve helal bir gelecek için değişime önce kendi bahçemizden başlamalıyız.