Milli Eğitim Bakanı Sayın Yusuf Tekin’in yeni eğitim-öğretim yılının başında sosyal medya hesabı üzerinden paylaştığı, “Göreve geldiğimiz günden bugüne eğitim politikalarımızı şekillendirirken değerli öğretmenlerimizin istekleri ve sahanın ihtiyaçları çerçevesinde kararlar alıyor, istişare kültürünü maarif anlayışımızın merkezine almayı ana ilke olarak benimsiyoruz.” ifadelerini oldukça kıymetli bulduğumuzu belirtmek isterim. Zira yıllardır ısrarla vurguladığımız “sahanın nabzı” ve “eğitimin paydaşlarıyla istişare” ilkesi, tam olarak bu hassasiyetin tecellisidir.
Maarif camiasının ana beklentisi; Sayın Bakanın sözlerinin devamında dile getirdiği, öğretmenlerimizin huzur ve kolaylık içinde görevlerini icra edebilmelerine matuf bu istişare anlayışının geçici bir beyan değil, kurumsal bir kültür ve yerleşik bir teamül haline gelmesidir.
Bu çerçevede yayımlanan İkinci İller Arası İsteğe Bağlı Yer Değiştirme duyurusunu, sahanın beklentilerini karşılama iradesinin somut bir adımı olarak görüyor ve aile birliğinin tesisine imkân tanıdığı için Bakanlığımıza teşekkür ediyoruz. Ancak ne var ki, aynı hassasiyetin norm kadro fazlası atama sürecinde sergilenemediğini üzülerek müşahede ediyoruz. Daha önce bu sütunda “Norm kadro fazlası atamalarda işletim hatası yok mu?” diyerek defalarca dile getirdiğimiz aksaklıkların aşılması noktasında maalesef henüz kayda değer bir mesafe alınabilmiş değildir.
Saha memnuniyeti üretmek her zaman devasa bütçeler veya mali imkânlar gerektirmez. Bazen küçük dokunuşlar büyük huzursuzlukları engellemeye yeter. Örneğin; norm kadro fazlası atamalarda katı bir “ilçe grubu” bariyeri çekmek yerine, öğretmenlerin ikametgahları ve şahsi tercihleri dikkate alınmış olsaydı, bugün Bakanlık sistemine yığılan binlerce görevlendirme talebiyle karşılaşmazdık. Tabi, görevlendirme yetkisinin neden tamamen merkeze çekildiği hususu da ayrı bir tartışma konusudur. Her kararı merkeze bağlama ısrarı, nihayetinde şu haklı soruyu gündeme getirecektir: “Madem ders programından sınıf dağılımına ve öğretmen atamasına kadar her detay merkezden yönetilecek, o halde İl/İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerine ve Okul Yönetimlerine ne gerek var?”
Öte yandan, aile birliğinin muhafazası adına kritik bir işlev gören İl Emri uygulamasının bu yıl yalnızca asker, emniyet ve yargı mensuplarıyla sınırlandırılması; adalet duygusunu zedeleyen, eşitlik ilkesini aşındıran sorunlu bir yaklaşım değil midir?
Sahanın nabzını tutma iddiasındaki Bakanlığımızın, bu uygulamadan kaynaklanan derin rahatsızlığı ve saha sesini -artık- gündemine alması gerekmiyor mu?
Yıllardır sendikamız adına görev ifa ettiğim disiplin Kurumundaki tecrübemiz bir de şu hususun da altını tekrar çizmemiz gerekiyor. Eğitim öğretim faaliyetlerinin adeta aşil tendonu konumundaki okul müdürlerini, karşılaşılan her krizde “vur abalıya” anlayışıyla hedef tahtasına oturtmak, eğitim liderlerinin kurumsal itibarına açıkça zarar vermektedir. Hak arama hürriyetinin, adeta bir memur maaşına denk gelen yargılama giderleri sebebiyle zorlaştığı bir düzende; ayrıştırılmış disiplin cezalarıyla yöneticileri adeta bir mengeneye sıkıştırmanın idari bir baskıya dönüştüğünü görmek için daha kaç mağduriyete ihtiyaç vardır?
Maarif davamızın selameti, sahanın sesine kulak vermek suretiyle aile birliğini sağlayacak atama anlayışı ile tüm sorunlara kulak vermek ve çözüm üretmekten geçer. İlaveten, yöneticilerimizin de itibarını koruyacak her kabahatin faturasını okul müdürlerine kesmeyecek onların da hukukunu gözetecek adil bir idari düzeni tesis etmekten geçmektedir.