Empati, karşımızdakini anlamak için onun yerine kendimizi koyarak düşünebilmektir. Komşusu açken tok yatmamak da böyledir, kendi yaşadıklarımızı başkaları yaşadığında geçmişin bakiyesi ile hissetmek de öyledir.
Öteden beri dost meclislerinde söylediğim bir hususu tekrar etmeden önce, son günlerde “İki devlet tek millet!” diyerek diğer devletlerden ayrı tuttuğumuz Azerbaycan’da gündem olan başörtüsü yasağı tartışmaları üzerinden yasakçı zihniyete nodaklanmanızı istiyorum.
28 Şubat süreci ile tavan yapan, dönemin devletlüsü tarafından başörtüsü ile okumak isteyen kız çocuklarını “Suudi Arabistan’a veya İran’a gidin” diyerek azarlanmış ülkemde, benim de nasibime gerekçesi bizde saklı bir neden üzerine eşimle birlikte savcı karşısına çıktığımda, eşimin tesettür tercihine “Burası Suudi Arabistan mı? Talimat veririm başını açtırırım” diyerek tehdit edilmem düşmüştü.
13 milyon imza toplayarak kamuda başörtüsü yasağının çözümüne katkı sunmuş bir teşkilatın mensubu olarak “Ya okuyacaksın ya da başını açacaksın” tehditlerini ve üniversite turnikelerine kurulan ikna odalarından biliyoruz. O günlerde özelde başörtüsü genelde kamuda kılık kıyafet özgürlüğü için canhıraş gayret ederken kimlerin nerede durduğunu unutmuş değiliz.
Bugün kardeş ülke Azerbaycan’da yaşananlara tepki gösterirken devlet ricalinin dış politika denklemi ile hareket etmesini anlamak için yarım kalmış sözümüzü hatırlatalım:
Devletin sivil toplum gibi düşünmesini beklemek de sivil toplumun devlet gibi tepki göstermesi de doğru değildir. Devletin imtihanı ayrı, insanların sınavı ayrıdır. Bütün bu olup bitenlerden aslında bize düşen bir başka şey daha vardır. Dün sıkıntısını yaşadığımız temel insan hakları ve inancımızın gereği kamusal alanda yer alabilme hakkına bugün sahip oluşumuz, yarını güvence altına almaz. Bugün Milli Eğitim Bakanlığı’nda başlayan önlük tartışmasının yarın üniformal bir düzen arayışına kapı aralayacağını da unutmamak gerekir.
Artık bir an önce siyasi iklim de müsait iken toplumsal hassasiyetleri ve inanç hürriyetini güvence altına alacak kılık kıyafet ile ilgili 12 Eylül bakiyesi yönetmeliği ortadan kaldıracak yasal düzenleme yapılmalıdır.
Nitekim idari kararlar ve geçici mevzuatlar toplumsal huzurun ve inanç özgürlüğünün kalıcı teminatı olamaz. Özelde Milli Eğitim Bakanlığı, genelde ise tüm kamu kurumlarında başörtüsü ve kılık-kıyafet konusunu kökten, bir daha tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde çözecek yasal düzenleme acil bir ihtiyaç olarak karşımızda durmaktadır.
Dünün yaralarını sarmış bir iradenin, yarının muhtemel mağduriyetlerini de bugünden yasal güvenceye kavuşturması hem tarihsel bir sorumluluk hem de geleceğe bırakılacak en kıymetli mirastır.